• Ego : Olduğun Halinle Mükemmelsin Ego : Olduğun Halinle Mükemmelsin

    Çocukluğundan itibaren sana, “İsa gibi ol” ya da “Buda gibi ol” denildi. Fakat niçin? Niçin Buda haline gelesin? Buda hiçbir zaman sen olmadı. Buda Buda’ydı. İsa İsa’ydı. Krishna Krishna’ydı. Niçin Krishna gibi olasın? Ne yanlış yaptın? Ne günah işledin ki Krishna olasın? Tanrı asla başka bir Krishna daha yaratmadı. O asla başka bir Buda, başka [...]

  • Gizemli Sırlar : Hac Mekânlarının Simyası Gizemli Sırlar : Hac Mekânlarının Simyası

    Hac mekânları yaratmanın tek nedeni, herkesin içsel yolculuğuna kolaylıkla başlayabilmesini sağlamak için, bilinçli enerjilerle yüklü güçlü alanlar yaratma deneyleri yapmaktı. Bir tekneyi yürütebilmenin iki yolu vardır. Bunlardan biri yelkenleri doğru zamanda, rüzgar doğrultusunda açmak ve kürekleri kullanmak; diğeri ise yelkenleri kapalı tutup küreklerden faydalanmaktır. Hac mekânları bilinç ırmaklarının kendiliğinden aktığı yerlerdir: Senin yapman gereken tek [...]

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • Zihnine Düşman Olma Zihnine Düşman Olma

    Zihin yalnızca bir süreçtir. Aslında zihin yoktur; sadece düşünceler var, düşünceler öyle hızla hareket ediyor ki sen sürekliliği olan bir şeyin var olduğunu düşünüyor ve hissediyorsun. Bir düşünce gelir ve diğeri gelir ve diğeri, ve böyle sürer gider … boşluk o kadar küçüktür ki bir düşünceyle diğeri arasındaki aralığı göremezsin. Bu durumda iki düşünce birleşir, [...]

  • Hayat Hayat

    Hayatın kendi başına bir anlamı yok. Hayat bir anlam yaratma fırsatıdır. Anlamın keşfedilmesi değil, yaratılması gerekir. Anlamı, ancak onu yaratırsan bulursun. Orada bir çalının arasında durmuyor. Yani sağına soluna bakınca, biraz arayınca bulamazsın. O bulunacak bir kaya gibi durmuyor. O, yaratılacak bir şiir, söylenecek bir şarkı, edilecek bir danstır. Anlam bir danstır; taş değil. Anlam [...]

  • 1
  • 2
  • 3
Yazı Boyutu

Hiçbir şey varoluşu tanımlayamaz, çünkü her şey onun içindedir ve o her şeyden büyüktür. O tüm parçaların bir araya konulmasından daha fazladır. Bunun anlaşılması gerekir. bu Tantra’nın tavırlarından biridir.
Bir güle bakıyorsun. Bir kimyagere gidebilirsin; gülü analiz eder ve sana hangi öğelerden oluştuğunu söyler- hangi maddeden, hangi kimyasallardan, hangi renklerden. Onu tahlil edebilir. Fakat eğer ”bunun güzelliği nerede?” diye sorarsan omuzlarını silkecektir. Şöyle diyecektir, ”burada hiçbir güzellik bulamadım. Benim tüm bulabildiğim bu: bu kadar renk, bu kadar madde, bu kadar kimyasal. Hepsi bu. Ve hiçbir şeyi atlamadım, dışarıda hiçbir şey kalmadı. Tartabilirsin: bunlar gülle aynı ağırlıkta. Onun için dışarıda hiçbir şey kalmadı. O zaman aldanmış olmalısın; bu güzellik senin yansıtman olmalı.”

Tantra der ki: güzellik vardır, fakat güzellik bir araya konulmuş tüm parçalardan daha fazlasıdır. Bütün parçaların toplamından fazladır. Bu büyük önemi olan tantra tavırlarından biridir. Güzellik onu oluşturan şeylerden daha fazlasıdır.

Ya da sevinçle kıkırdayarak ağzından kabarcıklar çıkartan küçük bir bebek- yaşam oradadır. Küçük bebeği tahlil et, bebeği cerrahın masasına koy; tahlilden sonra ne bulursun? Ne kabarcıklar çıkartan sevinç, ne kıkırdamalar, ne kahkahalar kalır. Hiçbir masumiyet bulunmaz, hiçbir yaşam bulunmaz. Bebeği kestiğin an bebek gider, yaşam gider. Fakat cerrah hiçbir şeyin kalmadığında ısrar eder. Tartabilirsin; parçalar bebeğin ağırlığındadır. Geride hiçbir şey kalmamıştır, bu aynı bebektir- fakat annesini bunun aynı bebek olduğuna ikna edebilir misin? Bunun aynı bebek olduğuna sen ikna olabilir misin? Ve eğer çocuk cerrahın olsaydı o da masada yatan ölü uzuvlarıyla bunun aynı bebek olduğuna ikna olabilir miydi?

Bir şey kayboldu. Belki bu bir şey tartılamaz, belki tartılamayan bir şeydir bu. Belki bu bir şey fiziksel değildir, maddi değildir, fakat bir şey gitmiştir. Bebek artık dans edemeyecektir, yemek yiyip uyuyamayacak, ağlayamayacak, sevip kızamayacaktır; bir şey gitmiştir.

Tantra der ki: toplam olan bütün değildir. Parçaların toplamı bütün değildir. Bütün parçaların toplamından daha fazlasıdır. Ve bu daha fazlalıkta yaşam deneyimi vardır.

Her iki devrim de kaybedildi. Benim yaptığımın kaybolmamasını isterim. Bu yüzden geçmişte devrimin devam etmesine, sürmesine engel olan her şeyden kurtulunması için olası her yolu deniyorum. Ben birey ile varoluş arasında kimsenin durmasını istemiyorum. Dua yok, rahip yok; gündoğumu ile yüzleşmek için sen yetersin, gündoğumunun ne kadar güzel olduğunu senin için yorumlayacak kimseye ihtiyacın yok.
Dine kuantum sıçrayışı getirmekle ilgili itibar Gautama Buda’dan yirmi beş yüzyıl önce, ilk defa Tanrı’sız bir din vaaz eden Adinatha’ya kadar uzanır. Bu muazzam bir devrimdi, çünkü tüm dünyadaki hiçbir yerde dinin Tanrı olmadan var olabileceği düşünülememişti.

Tanrı tüm dinlerin esas kısmı -merkezi– olmuştur: Hıristiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık. Ama Tanrı’yı dinin merkezi yapmak insanı yalnızca çeper kılar. Tanrı’yı dünyanın yaratıcısı olarak düşünmek insanı yalnızca bir kukla kılar.

İşte bu yüzden İbranca’da, Yahudiliğin dilinde, insana Adem denir. Adem “çamur” demektir. Arapça’da insana admi denir; adem ile aynı köktendir ve Yine “çamur” anlamına gelir. Genel olarak Hıristiyanlığın dili haline gelen İngilizce’de human sözcüğü humus’tan gelir ve humus “çamur” demektir. Doğal olarak, eğer Tanrı yaratıcıysa, bir şey kullanarak yaratmak zorundadır. insanı bir heykel gibi yapmalıdır, böylece ilk önce insanı çamurdan yapar, sonra içine can üfler. Ama eğer böyleyse, insan tüm vakarı kaybeder.

Ve eğer Tanrı insanın ve başka her şeyin yaratıcısı ise, tüm fikir tuhaftır. Tanrı insanı ve evreni yapmadan önce, ezelden beri ne yapıyordu? Hırıstiyanlığa göre insanı İsa Mesih’ten yalnızca 4004 yıl önce yarattı. O zaman ezelden beri ne yapıyordu? Bu tuhaf geliyor. Bir sebep olmamalı, çünkü Tanrı’nın varoluşu yaratmak için bir sebebi olması, Tanrı’dan daha yüksek güçler olması, onu yaratmaya götüren sebepler olması demek. Ya da içinde aniden bir arzu doğmuş olması olasılığı var -bu da pek filozofça gelmiyor, çünkü ezelden beri arzusuzdu- ve arzusuz olmak mutlu olmaktır. Ezeli mutluluk deneyiminden, Tanrı’nın

içinde dünyayı yaratmak için bir arzu yükseldiğini hayal etmek imkansız . Arzu arzudur , bir ev yapmak istesen de , başbakan olmak istesen de, dünyayı yaratmak istesen de, Tanrı’nın arzulara sahip olması düşünülemez bu yüzden geriye kalan tek şey kapris, egzantrikliktir .

Ama tüm bu varoluş sırf kapris yüzünden yaratıldıysa, tüm önemini kaybeder. Ve yarın Tanrı’nın içinden tüm evreni çözmek için bir başka kapris yükselebilir . Bu yüzden tüm güçlere sahip, ama aklıbaşında olmayan kaprisli , diktatör bir Tanrı’nın ellerinde basit kuklalarız .

Adinatha çok derin meditasyon yapan, derin derin düşünmeyi seven biri olmalı. Bir Tanrı varken dünyanın hiçbir anlamı olmadığı sonucuna varmış olmalı. Dünyada anlam istiyorsak , Tanrı’dan kurtulmamız gerek .Büyük cesarete sahip bir adam olmalı .İnsanlar hala kiliselerde, sinagoglarda, tapınaklarda tapınıyor; ama o adam, Adinatha, bizden beş bin yıl önce çok açık bilimsel bir sonuca vardı: İnsandan daha yüksek hiçbir şey yoktur, gerçekleşecek her evrim insanın içinde ve bilincinde olacaktır.

Adinatha, Jainizm’deki yirmi dört ustanın ilkidir ve ilk kuantum sıçrayışı budur – Tanrı’dan kurtulunmuştur. İtibar Buda’ya ait değildir, çünkü Buda Adinatha’dan yirmi beş yüzyıl sonra gelmiştir. Ama Buda’ya bir başka itibar aittir – Adinatha, Tanrı’dan kurtulmuştur, ama onun yerine meditasyon koyamamıştır. Tam tersine, çilecilik, sadelik, bedene eziyet etmeyi yaratmıştır – oruç, çıplak kalma, günde yalnızca bir kez yemek yeme, geceleyin hiçbir şey içmeme, yememe, yalnızca belli yiyecekleri yeme. Çok güzel bir felsefi sonuca varmıştır, ama anlaşılan sonuç yalnızca felsefiymiş, meditasyonla ilgisi yokmuş.

Tanrı’dan kurtulduğun zaman hiçbir ayinin olamaz, tapınamazsın, dua edemezsin; yerine bir şey konulmalıdır. 0 sadelik koymuştur, çünkü dinin merkezi insan olmuştur ve insanın kendini arındırması gerekir. Onun fikrine göre arındırmak insanın kendini dünyadan, kendi bedeninden uzaklaştırması demekti. Bu her şeyi çarpıttı. O çok önemli bir sonuca vardı, ama bu yalnızca felsefi bir kavram olarak kaldı.

Adinatha, Tanrı’dan kurtuldu, ama bir boşluk bıraktı ve Buda o boşluğu meditasyonla doldurdu. Adinatha tanrısız bir din yaptı, Buda meditasyona dayalı bir din yaptı. Buda’nın katkısı meditasyondur. Asıl nokta bedene eziyet etmek değildir; asıl nokta daha sessiz olmak, daha gevşemiş olmak, daha huzurlu olmaktır. İnsanın kendi bilincinin merkezine ulaşması içsel bir yolculuktur ve insanın kendi bilincinin merkezi tüm varoluşun merkezidir.

Yirmi beş yüzyıl daha geçti. Nasıl Adinatha’nın devrimci tanrısı din kavramı sadelikler, kendi kendine eziyet içinde kaybolduysa , Buda’nın meditasyon fikri -içsel, başka hiç kimsenin göremediği bir şey; nerede olduğunu yalnızca sen bilirsin, ilerleyip ilerlemediğini yalnızca sen bilirsin- bir başka çölde kayboldu ve o çöl organize dindir.

Din, meditasyon yapsalar da yapmasalar da, bireylere tek tek güvenilemeyeceğini söyler. Topluluklara, ustalara, birlikte yaşayabilecekleri manastırlara ihtiyaç vardır. Daha yüksek bir bilinç seviyesinde olanlar diğerlerine göz-kulak olabilir, onlara yardım edebilir. Dinlerin bireylerin ellerine bırakılmaması şarttır; organize edilmeli, daha yüksek bir meditasyon noktasına erişenlerin ellerine bırakılmalıdırlar. Başlangıçta bu iyiydi; Buda hayattayken kendi kendini fark edişe, aydınlanmaya ulaşan pek çok insan oldu Ama Buda öldükten, bu insanlar öldükten sonra insanların meditasyon yapmasına yardım etmesi için yaratılmış organizasyonlar rahipliğin eline düştü ve onlar senin meditasyon yapmana yardım etmek yerine Buda imgesi çevresinde ayinler yaratmaya başladı. Buda bir başka tanrı oldu.

Adinatha, Tanrı’dan kurtuldu, Buda Tanrı’nın var olduğunu hiç kabul etmedi – ama bu rahiplik tanrı olmadan var olamaz. Bu yüzden yaratıcı olan bir tanrı olmayabilir, ama Buda tanrılığa erişti. Başkaları için tek şey Buda’ya tapınmaktır, Buda’ya iman etmektir, Buda’nın ilkelerini takip etmek, yaşamı onun doktrinine göre yaşamaktır; Buda organizasyonun içinde, imitasyonun içinde kayboldu. Ve hepsi temel şeyi unuttu ve bu meditasyondu.

Benim tüm çabam dinsiz bir din yaratmaktır. Tanrı’yı merkez alan dinlere ne olduğunu gördük. Adinatha’nın devrimci kavramına, tanrısız dine ne olduğunu gördük. Buda’ya, Tanrısız organize dine ne olduğunu gördük.

Artık benim çabam, Tanrı’yı yok ettikleri gibi, dini de yok etmek. Geriye yalnızca meditasyonu bırak, böylece hiçbir şekilde unutulamasın. Onun yerine koyacak hiçbir şey yoktur. Tanrı yoktur, din yoktur. Din derken organize doktrini, amentüyü, ayini, rahipliği kastediyorum .

İlk defa dinin tamamen bireysel olmasını istiyorum. Çünkü Tanrılı ya da Tanrısız, tüm organize dinler insanlığı yanlış yönlendirmiştir. Ve tek amaç organizasyon olmuştur, çünkü organizasyonun kendi yöntemleri vardır ve bunlar meditasyona karşıdır. Organizasyon gerçekte politik bir olgudur, dindarca değildir. Bu bir başka güç yöntemidir, güç iradesidir. Artık her Hıristiyan rahip bir gün en azından bir piskopos, bir kardinal, bir papa olmayı ummaktadır. Yeni hiyerarşi, yeni bürokrasi budur – ve spiritüel olduğu için kimse itiraz etmez. Bir piskopos olabilirsin, bir papa olabilirsin, herhangi bir şey olabilirsin. Buna itiraz edilmez, çünkü kimsenin hayatına engel olmayacaksındır; bu yalnızca soyut bir fikirdir.

Benim çabam rahipliği tamamen yok etmektir. O Tanrı ile kaldı, tanrılı dinle kaldı; artık tek yol Tanrı’dan ve dinden aynı anda kurtulmamız, böylece rahiplik olasılığı kalmaz. 0 zaman insan tamamen Özgür, tamamen kendi büyümesinden sorumlu olur.

Ben şöyle hissediyorum: İnsan kendi büyümesinden ne kadar sorumlu olursa, onu fazla ertelemesi de o kadar güç olur. Çünkü bu, üzüntülüysen, sorumlunun sen olduğun anlamına gelir. Gerginsen, sen sorumlusun. Gevşemiş değilsen, sen sorumlusun. Acı çekiyorsan, sebebi sensin. Tanrı yok, gidip bir ayin isteyebileceğin bir rahiplik yok. Üzüntün ile başbaşasın – ve kimse üzgün olmak istemez.

Rahipler sana uyuşturucu verip durur, sana umut verirler: ” Endişelenme, bu yalnızca inancının, güveninin sınanması. Ve bu üzüntüyü yaşarsan, sessizce, sabırla acı çekersen, diğer dünyada, ölümün ötesinde muazzam ödüller alacaksın.” Rahiplik yoksa, her ne isen, ondan senin sorumlu olduğunu anlamalısın – başka kimse değil. Ve “Üzüntümden ben sorumluyum” hissi kapıyı açar. Sonra bu sefil durumdan kurtulmak için yöntemler, yollar aramaya başlarsın.

Ve meditasyon budur. Üzüntünün, acının, ıstırabın, endişenin tam zıddıdır. O bir huzur, benliğinin mutlulukla çiçeklenmesi durumudur, öyle sessiz, öyle zamansızdır ki, daha iyi herhangi bir şeyin olabileceğini düşünemezsin. Ve meditasyon halindeki bir zihinden daha iyi bir şey yoktur.

Üç kuantum sıçrayışının şunlar olduğu söylenebilir:

Adinatha, Tanrı’dan kurtuldu, çünkü Tanrı’nın insanın üzerinde büyük ağırlık oluşturduğunu, insanın büyümesine yardım etmek yerine bir yük haline geldiğini anladı. Ama onun yerine bir şey koymayı unuttu. İnsanın üzüntülü anlarında, acısının içinde bir şeye ihtiyacı var. Tanrı’ya dua ederdi -sen Tanrı’yı aldın, duasını götürdün ve şimdi üzüntülü, ne yapacak? Jainizm’de meditasyonun yeri yoktur.

Tanrı’nın bırakıldığını ve boşluğun doldurulması gerektiğini kavrayan Buda’nın algı yeteneği oldu; aksi halde boşluk insanı yok eder. Onun yerine meditasyonu koydu hakiki bir şey, tüm benliği değiştirebilecek bir şey. Ama hiçbir tür organizasyon olmaması gerektiğinin, rahiplik olmaması gerektiğinin, Tanrı gittiğine göre dinin de gitmesi gerektiğinin farkında değildi – belki farkına varamıyordu, çünkü gerçekleşmediği sürece farkına varmadığın şeyler vardır. Ama Buda affedilebilir, çünkü bu konuda düşünmemişti ve onun görmesine yardımcı olacak bir geçmiş yoktu. Bu ondan sonra geldi.

Asıl sorun rahipti ve Tanrı rahibin icadıdır. Rahipten kurtulmadığın sürece Tanrı’yı bırakabilirsin, ama rahip hep yeni ayinler bulacak, yeni tanrılar yaratacaktır.

Benim çabam seni, sen ile varoluş arasında aracı olmadan meditasyonla başbaşa bırakmak. Meditasyon içinde değilken varoluştan ayrısın ve senin acın bu. Balığı okyanustan çıkarmak ve kıyıya fırlatmakla aynı şey – yaşadığı acı, üzüntü, eziyet, okyanusa ulaşma özlemi ve çabası, çünkü ait olduğu yer orasıdır, o okyanusun parçasıdır ve ayrı kalamaz. Her acı varoluş ile bir olmadığına, balığın okyanusta olmadığına işaret eder.

Meditasyon, sen ile varoluş arasında duvar yaratan tüm sınırları kaldırmaktan başka bir şey değildir düşünceler, duygular, duygulanımlar. Onlar yok olduğu an aniden kendini bütün ile ahenk içinde bulursun; yalnızca ahenk içinde değil, bütün olduğunu fark edersin. Bir çiy damlası lotus yaprağından okyanusa kaydığı zaman okyanusun parçası olduğunu fark etmez, okyanus olduğunu fark eder. Ve nihai amaç, nihai fark ediş bulmaktır. Ötesinde hiçbir şey yoktur.

Bu yüzden Adinatha Tanrı’dan kurtuldu, ama organizasyondan kurtulmadı ve Tanrı olmadığı için organizasyon ayinler yarattı. Jainizm’e ne olduğunu, onun ayinciliğe dönüştüğünü gören Buda Tanrı’dan kurtuldu, tüm ayinlerden kurtuldu ve sabit fikirlilikle meditasyon konusunda ısrar etti. Ama Jainizm’de ayinleri yaratan rahiplerin aynısını meditasyona da yapacağını unuttu. Ve yaptılar da,

Buda’nın kendisini Tanrı yaptılar. Meditasyondan bahsediyorlar, ama Budistler temel olarak Buda’ya tapınırlar -tapınağa giderler ve Krişna ya da İsa yerine bir Buda heykeli vardır. Tanrı orada değildi, ayin yapmak güçtü- meditasyon çevresinde ayin güçtür. Bir heykel yarattılar ve tüm dinlerin yapageldiği gibi, “Buda’ya iman edin, Buda’ya güvenin, kurtulursunuz.” demeye başladılar.

Her iki devrim de kaybedildi. Benim yaptığımın kaybolmamasını isterim. Bu yüzden geçmişte devrimin devam etmesine, sürmesine engel olan her şeyden kurtulunması için olası her yolu deniyorum. Ben birey ile varoluş arasında kimsenin durmasını istemiyorum. Dua yok, rahip yok; gündoğumu ile yüzleşmek için sen yetersin, gündoğumunun ne kadar güzel olduğunu senin için yorumlayacak kimseye ihtiyacın yok.

Sen buradasın, her birey burada, tüm varoluş mümkün. Tek ihtiyacın sessiz olmak ve varoluşu dinlemek. Hiçbir dine ihtiyaç yok, hiçbir Tanrı’ya ihtiyaç yok, hiçbir rahipliğe ihtiyaç yok, hiçbir organizasyona ihtiyaç yok.

Ben kesinlikle bireye güveniyorum. Şimdiye dek kimse bireye bu şekilde güvenmedi. Böylece her şey kalktı. Artık sana kalan tek şey bir meditasyon durumu ve bu mutlak sessizlik durumu demek. Meditasyon sözcüğü onun daha ağır görünmesine sebep oluyor. Ona basitçe, masumca sessizlik demek daha iyi ve varoluş tüm güzelliklerini sana açar.

Ve o büyümeye devam ederken sen de büyürsün ve bir an gelir , potansiyelinin zirvesine ulaşırsın. Ona budalık, aydınlanma , bhagwatta, tanrısallık, ne demek istersen diyebilirsin onun adı yoktur bu yüzden her isim olabilir.

Erkek : Dini Koşullanmalardan Kurtulmak?

SORU: Bir Katolik olarak o kadar çok koşullandırıldım ki kendim için hiç umut göremiyorum: Yine de bana yardım edebilir misiniz?

OSHO: Katolik ya da komünist, Müslüman ya da Maocu, Jaina ya da Yahudi hiç fark etmez, hepsi aynıdır.

Elbette Katolikler bu işi Hindulardan daha sistematik bir şekilde, daha bilimsel bir şekilde yapar. Onlar insanları koşullandırmak için büyük bir uzmanlık geliştirmişlerdir. Ancak tüm dinler az ya da çok bunu yapar, her toplum bunu kendi yöntemiyle yapıyor: Herkes koşullanır.

Doğduğun an, ilk nefesinden itibaren koşullanma başlar; bu kaçınılmazdır. Ebeveynler seni koşullandıracaktır. Oyun oynadığın çocuklar seni koşullandıracaktır. Komşular, okul, kilise, devlet seni koşullandıracaktır. Ve bilinçli olarak çok fazla koşullanma yapılmıyor ama bilinçaltı olarak çocuk sürekli bir şekilde bunu biriktirmeye devam ediyor. Çocuk taklit ederek öğrenir.

Bu yüzden endişelenme, dünyadaki normal hal budur: Herkes koşullanmıştır. Ve herkes koşullanmanın dışına çıkmak zorundadır. Bu zordur. Bu elbiselerini çıkarmak gibi değildir; bu derinin yüzülmesi gibidir. Bu zordur, bu çetindir çünkü biz koşullanmamızla özdeşleşmiş durumdayız. Biz kendimizi sadece Katolikler, komünistler, Hindular, Müslümanlar, Hıristiyanlar olarak biliyoruz. Ve koşullanmayı bırakmakla ilgili en büyük korku, bir kimlik bunalımına düşebileceğindir.

Koşullanmayı bırakmak zordur çünkü bu senin tüm geçmişin, zihnin, egondur. Seni sen yapan her şeydir. Ancak eğer hazırsan, eğer cesursan, eğer benimle birlikte gelecek kadar yürekliysen mümkündür, o mümkündür. Bu pek çok insanın başına geldi. Bu oluşumun parçası ol, bir izleyici olma. Dansa katıl!

Benim davetim herkes içindir, benim davetim koşulsuzdur.
Hangi koşullanmaya sahip olursan ol bırakılabilir çünkü o sana dışardan dayatılmıştır ve o sana dışardan dayatılmış olduğu için yine dışarıdan, o senden alınabilir.

Sana Tanrı’yı veremem, sana hakikati veremem, manevi özünü sana veremem ama üzerine yığılmış olan çöplüğü uzaklaştırabilirim. Ve bir kez bu çöplük kaldırıldığında, Tanrı senin içinde canlı hale gelmeye başlar. Bir kez tüm bu engeller kaldırıldığında, hayatının baharı akmaya başlar, masumiyete yeniden kavuşulur.

Yeniden kavuşulan masumiyet, yeniden kavuşulan cennettir; sen yeniden cennet bahçesine girersin.

Modern insan geçmiş yüzünden acı çekiyor; modern insan, sözde dini vaizlerin söyleyip durdukları kendi günahlarından acı çekiyor. Sen asırların günahı yüzünden acı çekiyorsun.ancak artık bazı şeyler ayyuka çıktı. İnsan dağılıyor. Şimdiye kadar bir şekilde kendimizi bir arada tutmayı başardık ancak artık bazı şeyler öyle bir raddeye vardı ki ya insan bütünüyle değişecek ve hayata bakışı tamamıyla değişecek ya da insan intihar etmek zorunda kalacak.

Şayet geçmişi izlersen, o zaman küresel bir intiharın eşiğindesin. Ve senin siyasi liderlerinin yapmaya çalıştığı şey budur: Atom bombaları, hidrojen bombaları, süper hidrojen bombaları; bombalar üzerine bombalar yığıyorlar. Şimdiden gereğinden fazlasına sahipler. Aslında sadece on yıl önce her insanı yedi kez öldürmeye yetecek kadar kapasiteleri vardı. On yıl önce, bir insanın sadece bir kez ölebilmesine rağmen -onu iki kez öldürmene gerek yok, bu gereksiz olacaktır- bu dünyayı yedi kez yok etmeye hazırdılar. Fakat bazı insanların hayatta kalması durumunda politikacılar bununla ilgilenmek zorunda: Onlar mükemmel planlar yapıyor. Ama bu on yıl önceki durumdu.

Artık, şaşıracaksın, onlar bu dünyayı yedi yüz kez yok edebilirler: Her bir insan yedi yüz kez öldürülebilir. Artık bu kadarı çok fazladır ve kesinlikle gereksizdir. Yedi tamamdır; birkaç üçkâğıtçı insan ölmeyebilir. Fakat yedi yüz kez? Ve hâlâ yarış devam ediyor. Yoksul ülkeler bile yarışa katılmak için can atıyorlar; açlık çekiyorlar ama atom bombası istiyorlar. Açlıktan ölüyorlar! Ama insanları öldürmek ve yok etmek için daha çok güç istiyorlar.

Sadece kuş bakışı bir görüş ve dünyanın küresel bir intihara, bütünsel bir yok oluşa, tam bir savaşa hazırlandığını görebilirsin. Ve yeniden hatırla. Bunun modern insanla hiçbir alakası yoktur.

Modern insan sadece tüm geçmişin bir kurbanıdır. Ve din adamları modern insanda yanlış bir şey olduğunu söyleyip duruyor ve onlar geçmişi yüceltip duruyorlar.

Modern insan tüm geçmişin bir yan ürünüdür! Hıristiyan, Müslüman, Hindu, Budist: Her türden kültür bu duruma katkıda bulunmuştur. Onlar sorumludur. Onların hepsi ortadan kalkmazsa, tüm bu hastalıklı geçmişi bırakıp şimdide yaşayan, mükemmellik fikrine sahip olmayan, ideali olmayan, -meli, -malı olmayan, emirler olmayan tamamıyla yeni bir tanesine başlamazsa insanın sonu gelmiş demektir.

Bana karşı yazılar yazan tenkitçiler hep benim “kendi kendini atamış” bir bhagwan olduğumu belirtmişlerdir. Ve ben hep merak ettim, başka biri tarafından atanmış başka birini tanıyorlar mı – Rama, Krişna, Buda, Muhammed? Eğer Rama, bhagwan olarak bir başkası tarafından atanmışsa, o zaman kesinlikle atayan yetke daha yüksek olur – ve atanabiliyorsan, görevden alınabilirsin de!
Bu kesinlikle aptalca. Temel olarak fikri anlamamışlar: Bhagwan bir deneyim durumudur -atanmakla, seçilmekle, bir ünvanla ya da derece ile hiç ilgisi yoktur. Bu bhagwatta, tanrısallık deneyimidir, varoluşun tamamının tanrısallıkla dolu olduğu, tanrısallıktan başka bir şey olmadığı bir deneyimdir.

Tanrı yoktur ama her çiçekte, her ağaçta, her taşta ancak tanrısallık denebilecek bir şey vardır. Ama sen bunu ancak kendi içinde gördüğün zaman görebilirsin; aksi halde dili anlamazsın.

BEN BİR AÇIDAN ÇOK TUHAFIM çünkü BENİ sınıflayamazsın. Üç sınıf vardır -teist, ateist, agnostik. Dördüncü bir sınıf yoktur -ve ben dördüncü, isimsiz sınıfa aidim. Baktım, aradım. Tanrı’yı bulamadım, doğru ama çok daha önemli bir şey buldum: Tanrısallık.
Ben ateist değilim, teist değilim, agnostik değilim. Benim konumum kesinlikçe açık.

Tanrı yoksa, neden halkım bana bhagwan diyor?
Bu sorun biraz karmaşık. Bhagwan sözcüğünün kökenine inmek gerekiyor. Bu çok tuhaf bir sözcük. Hindu yazmalarında, bhagwan neredeyse Tanrı ile aynı anlamda. Neredeyse diyorum çünkü İngilizce’de yalnızca tek bir sözcük var, Tanrı. Sanskritçe’de, Hinduizm’de, üç sözcük var: Biri Bhagwan, ikincisi iswar, üçüncüsü paramatma. Hindular bu üç sözcüğü üç farklı sebepten kullanıyorlar.

Paramatma “en üstün ruh” anlamına gelir; param “en üstün”, atma ise “ruh” demektir; paramatma “en üstün ruh” demektir. Yani hakikatten anlayanlar Tanrı için paramatma sözcüğünü kullanırlar.
İkinci sözcük iswar’dır. Bu güzel bir sözcüktür. Iswar “en zengin” anlamına gelir; sözcük anlamı ile, her şeye sahip olan, her şey olan. Kuşkusuz bu doğrudur. Tanrısallığı yaşadığın an her şeye, değeri olan her şeye sahipsindir. Hiçbir şeyin olmayabilir, fark etmez ama yaşamda önemli olan her şeye sahipsindir.

Ve üçüncüsü bhagwan’dır. Bgahwan sözcüğü başka bir dilde anlaşılması, açıklanması zor bir sözcüktür. Hindu yazmalarında… Şunu hatırla, çünkü bhagwan Hindistan’da iki tür topluluk tarafından kullanılır:

İlki Hindular, ikincisi Jainalar ve Budistler. Jainalar ve Budistler Tanrı’ya inanmaz, yine de bhagwan sözcüğünü kullanır. Budistler Buda’ya bhagwan der -Bhagwan Gautama Buda. Ve Jainalar da Tanrı’ya inanmaz ama Mahavira’ya Bhagwan Vardhman Mahavira derler. Yani anlamları tamamen farklıdır.

Hindular’ın ayağı yere basar. Şaşıracak, hatta şok geçireceksin ama Hinduizm’de bhagwan sözcüğünün kökü bhag sözcüğüdür -bhag “vajina” anlamına gelir. Hayal bile edemezdin! Ve bhagwan, “yaratmak için evrenin vajinasını kullanan” anlamına gelir – yaratıcı. Hindular dişi vajinasına ve erkek penis simgesine, yani şivalinga’ya tapınır. Şivalinga’yı görmüşsen, çıkan mermer erkek cinsel organının simgesidir ve vajinanın içinde durmaktadır. Altında, eğer bakmışsan, mermer bir vajina vardır ve ondan çıkmaktadır. Hindular ona simgesel olarak tapınırlar ve onların düşünce sistemine göre anlamlıdır, her yaratım eril ile dişilin, yin ile yangın bir araya gelmesi ile ortaya çıkar. Böylece “yaratıcı” için bhagwan sözcüğünü kullanırlar. Ama sözcüğün kökeni çok tuhaftır.

Budistler ve Jainalar Tanrı’ya inanmaz, dünyayı herhangi birinin yarattığına inanmaz ama onlar da bhagwan sözcüğünü kullanırlar. Onların sözcük için farklı bir kökü vardır. Jaina ve Budistlere göre, bhag sözcüğü “talih” demektir ve bhagwan “talihli, kutsanmış” anlamına gelir; kaderine ulaşmış, olgunlaşmış olan.

Bu yüzden otuz dört yıl önce konuşmaya başladığım zaman insanlar bunu kullanmaya başladı… çünkü Hindistan’da, bir adama saygı duyuyorsan ismini kullanmazsın; bunun saygısızca olduğuna inanılır. Bu yüzden ben konuşmaya ve insanlar bana karşı bir şeyler hissetmeye başladığı zaman, kendiliklerinden bana “açarya” demeye başladılar. Açarya “usta” demektir ama yalnızca usta değil, daha fazlası. Aslında yalnızca yaşadığını söyleyen, eylemleri ve düşünceleri tamamen ahenk içinde olan adam demektir. Böylece yirmi yıl boyunca insanlar bana “açarya” dedi. Bu insanların kabul ayinlerini yapmaya başlamamdan önceydi.

Yıllarca insanlar bana sannyas’a benim tarafımdan kabul edilmek istediklerini söylediler ve onlara şöyle dedim, “Durun. Bırakın benim doğru hissettiğim zaman gelsin” O gün geldi. Himalayaların derinliklerinde, Kulu-Manali’de bir meditasyon kampı kurmuştum – dünyanın en güzel yerlerinden biridir. Tanrıların Vadisi denir, o kadar güzel, o kadar başka dünyalara özgüdür. Kulu-Manali’ye girer girmez bir başka dünyaya girdiğini hissetmeye başlarsın. Kampın son günü geldi, “Artık zamanı geldi” Ve bildirdim, “Kim kabul ayinine katılmak isterse, ben hazırım” Yirmi bir kişi hemen ayağa kalktı. Sannyas’a girdiler. Sonra bana nasıl hitap edecekleri onlar için sorun oldu. Başka herkes bana açarya diyordu; bu artık onlar için yeterli değildi. Onlar için çok daha önemli, çok daha dikkate değer, çok daha yakın olmuştum. Benim benliğime çok yaklaşmışlardı ve bana bhagwan demeye karar verdiler.

Bana sordular. Dedim ki, “Çok iyi çünkü bu benim için çok anlamlı bir sözcük: Kutsanmış”Benim için Tanrı anlamına gelmiyor, yaratıcı anlamına gelmiyor, yalnızca kutsanmış anlamına geliyor – evde olan, gelmiş olan; bulmuş, kendisi ile karşı karşıya gelmiş olan. O zaman kutsamalardan başka bir şey yoktur ve kutsamalar üzerine yağar durur. Gece gündüz, kutsamalar yağar. Bu yüzden unutma, bhagwan’ın Tanrı ile ilgisi yoktur. Kesinlikle tanrısallık ile ilgisi vardır çünkü geliş budur: Eve geliş. seni kutsanmış yapan budur.

BHAGWAN KARŞILAŞTIRMA İÇİN KULLANABİLECEĞİN bir sözcük değildir. Tanrı’dan daha tanrısal olamazsın; Tanrı’dan daha tanrı olamazsın. Bu sözcük karşılaştırma için kullanılmaz. Ve herhangi bir başarmışlığa da işaret etmez; yalnızca doğanı ifade eder. Tanrı olduğun için değil; Tanrı’sındır, onu fark etmeniz yeterlidir.

Bu herhangi bir yeteneğe işaret etmez. Büyük bir şair olan biri, büyük bir görücü, büyük bir vizyoner olan bir başkası vardır -Biri büyük bir ressamdır, bir başkası büyük bir müzisyendir, bir başkası büyük bir dansçıdır -bunların hepsi yetenektir. Herkes büyük dansçı olamaz; hepiniz birden Nijinsky olamazsınız. Ve herkes büyük ressam olamaz; hepiniz birden van Gogh olamazsınız. Ve hepiniz birden büyük şairler olamazsınız; hepiniz birden Tagore, Pablo Neruda olamazsınız.Ama hepiniz bhagwan’sınız. Bu bir başarmışlık göstermez; yalnızca senin evrenselliğini, doğanı gösterir. Sen zaten Tanrısın.

İnsanlar bana bhagwan demeyi teklif ettiklerinde, bu terime bayıldım. Dedim ki, “Bu olur. En azından birkaç sene için olur; sonra bırakabiliriz”

Bunu özel bir amaç için seçtim ve bana iyi hizmet etti çünkü bana bilgi almak için gelenler gelmeyi bıraktı. Onlar için çok fazlaydı, egoları için çok fazlaydı. Kendine bhagwan diyen biri ha? Bu egoyu incitir. Gelmeyi bıraktılar. Bana bilgi almak için geliyorlardı. Artık işlevimi tamamen değiştirdim. Farklı bir düzeyde, farklı bir boyutta çalışmaya başladım. Artık sana bilgi değil benlik veriyorum. Bir açarya idim ve onlar öğrenciydi; öğreniyorlardı. Artık öğretmen değilim ve sen öğrenci olarak burada değilsin.

Öğrenci olarak buradaysan, eninde sonunda gitmek zorunda kalacaksın çünkü yanlış yerde olduğunu anlayacaksın; buraya uyum sağlayamayacaksın. Ancak bir müritsen bana uyum sağlayabilirsin. Çünkü artık fazladan bir şey daha veriyorum. Bilgi için buradaysan, eninde sonunda göreceksin -başka bir yere gitmelisin.

Ben benlik vermek üzere buradayım. Ben seni uyanık kılmak için buradayım. Ben sana bilgi vermeyeceğim, sana biliş vereceğim -ve bu tamamen farklı bir boyuttur. Kendime bhagwan demem simgeseldir- artık çalışmalarımın farklı bir boyuta girdiğini gösterir. Ve büyük faydası olmuştur. Onca yanlış insan otomatik olarak yok oldu ve tamamen farklı nitelikte insanlar gelmeye başladı.

Çok işe yaradı, çok iyi oldu. Yalnızca bilgilerini bir kenara bırakmaya hazır olanlar kaldı, diğerleri kaçtı. Çevremde boşluk yarattılar. Aksi halde çok kalabalık ediyorlardı ve hakiki arayıcıların bana yaklaşması zor oluyordu. Kalabalıklar yok oldu. Bhagwan sözcüğü atom patlaması gibi işlev gösterdi. Onu seçtiğim için mutluyum.

Artık bana gelen insanlar tartışmaya eğilimli değil. Artık bana gelen insanlar büyük ruh maceracıları ve risk almaya hazırlar – her şeyi riske atmaya hazırlar.

Kendime bhagwan demem bir araç oldu. Eninde sonunda, büyüdüğün ve asıl konuyu anladığın zaman, buradaki varlığın farklı bir titreşim türü yarattığı zaman, kendime bhagwan demekten vazgeçeceğim. O zaman gereği kalmayacak. O zaman tüm atmosfer tanrısallık ile kalp gibi atıyor olacak. O zaman gelen insanların üzerine yağacak. Yüreklerine işleyecek. Bana hiçbir şey demeye gerek olmayacak -bileceksin. Ama başlangıçta gerekli ve bunun çok yardımı oldu.

Bu konuda son bir şey: Ben bir filozof değilim. Beni hep bir şair olarak hatırla. Benim yaşama yaklaşımım şiirselliktir, romanstır. Romantiktir, yaratıcıdır. Hepinizin tanrı ve tanrıça olmanızı istiyorum. Gerçek benliğini açığa çıkarmanı istiyorum. Kendime Tanrı demek bir meydan okumadır. İnce bir meydan okumadır. Onunla başa çıkmanın tek yolu vardır. Birinde, dersin ki, “Bu adam Tanrı değil, defolun gidin -

burada ne yapıyorsun? Bu adam Tanrı değilse, o zaman neden zamanını harcıyorsun?” Gidersin ya da bu adamın Tanrı olduğunu kabul edersin ve o zaman benimle birlikte olmaya başlarsın ve kendi tanrısallığın çiçek açmaya başlar.

Bir gün sen de bir tanrı, bir tanrıça olacaksın. Beni Tanrı kabul etmek aslında, içinde, senin de tanrı olabileceğin olasılığını kabul etmektir, o kadar. Bu adamın bir tanrı olabileceğini kabullenmek içinde derin uykuda olan bir şeyi harekete geçirir. O zaman olduğunuz gibi kalamazsın; bir şey yapılmalıdır. Bir şeyin dönüştürülmesi, bir şeyin bilinmesi gereklidir…

Benimle gelmeye karar verirsen, gittikçe daha uyanık olacaksın. Ve ne kadar uyanık olursan, o kadar beni anlayacak, o kadar ne olduğunu, ruhumda ne olup bittiğini anlayacaksın. Bu oluşa, bu dansa, bu şarkıya gittikçe daha fazla katılacaksın.

Ve yavaş yavaş göreceksin – usta gelmektedir. Ve dışarıdan değil, en içteki nüveden gelmekte, derinliklerinden yükselmektedir. Ben içe baktım ve onu orada buldum. Benim mesajım basit – içimde tanrıyı buldum. Benim tüm çabam seni içine bakmaya ikna etmek içindir. Tek sorun, tepelerdeki gözlemci olmaktır. Bir tanık olmak -tetikte, dikkatli- o zaman tatmin olursun.

BU ARADA, YALNIZCA MEYDAN OKUMAK İÇİN KENDİME Bhagwan diyorum -Hıristiyanlara, Müslümanlara, Hindulara meydan okumak için. Onlar beni kınadılar ama hiçbiri kınamalarını açıklayacak kadar cesur olamadı. Uzak kaynaklardan bana makaleler, mektuplar gönderildi. “Neden kendine bhagwan diyorsun?” diye soruyorlardı. Ve ben güldüm çünkü neden Ram kendine bhagwan der? Bir kurul tarafından mı atanmıştır? Ve bir kurul tarafından atanan bhagwan pek de bhagwan olmayacaktır çünkü kurulun bhagwanlardan oluşması gerekir. Buna ne hakları var?

Krişna insanlar tarafından mı bhagwan seçilmiştir? Bu bir seçim meselesi midir? O insanları kim atamıştır? Hiçbir Hindu yanıt vermez. Krişna gibi bir adam farklı insanlardan on altı bin kadın çalmıştır -anneler, evli ve bekâr kadınlar- ama hiçbir Hindu böyle bir karaktere sahip bir adama bhagwan denilmesine itiraz etmez. Kendi tanrılarına Kalki, at, bhagwan bile diyebilirler. Tuhaf insanlar! Ve bana neden kendime bhagwan dediğimi soruyorlar. Sözcüğe hiç saygım yok. Aslında, onu kınıyorum. Hiç güzel bir sözcük değil -sözcüğü dönüştürmek için kendi yöntemimle çaba gösterdim ama aptal Hindular izin vermiyor. Ona yeni bir isim, yeni bir anlam, yeni bir önem vermeye çalıştım. Kendi icadım olduğu halde, onun kutsanmış, kutsanmış bir benliğe sahip adam demek olduğunu söyledim.

Bhagwan sözcüğü çirkin bir sözcük. Ama Hindular bunun farkında bile değil. Çok özel bir şey olduğunu sanıyorlar. Kök anlamı -bhag kadın cinsel organları anlamına gelir. Ve wan erkek cinsel organları anlamına gelir. Bhagwan sözcüğünün anlamı simgesel olarak, dişil varoluş enerjisi içinde, eril şovenistik enerjisi ile yaratımı getiren demektir.

Sözcükten nefret ediyorum! Bir Hindu salağının öne çıkmasını bekliyordum ama onun çok şerefli bir şey olduğunu, kendime bhagwan demeye hakkım olmadığını düşünüyorlar. Bugün şunu söylüyorum, “Evet ama dünyayı eleştirmek için her hakkım var” Kimse beni engelleyemez. Bir daha bhagwan diye hitap edilmek istemiyorum.

Bu kadar yeter!

Şaka bitti!


Vural Tuna

Inspiration Interactive Web and Mobile Technologies

Vural Tuna - Posterous

Ho'oponopono Terapisi

OSHO Universe

Vural Tuna - Friend Feed

 

Ara

ETİKETLER