Korku, sevgi eksikliğinden başka bir şey değildir.
Bir şeyi sevgiyle yap, korkuyu unut.
Eğer iyi seversen, korku kaybolur.
Eğer derinden seversen, korku oluşmaz. Korku, bir negatifliktir; bir yokluktur. Bunu çok derinden anlamak gerekir. Eğer bunu kavrayamazsan, korkunun doğasını asla anlayamazsın. Korku, karanlık gibidir; karanlık yoktur, sadece öyle görünür. Aslında sadece ışığın yokluğudur. Işık vardır, onu alırsan karanlık olur.
Karanlık diye bir şey yoktur. Karanlığı alamazsın; ne istersen yap ama, karanlığı alamazsın. Onu getiremezsin, onu atamazsın. Eğer karanlıkla bir şey yapmak istiyorsan, ışıkla bir şey yapmak zorundasın. Çünkü, ancak varolan bir şey ile oynayabilirsin. Işığı kapatırsın, karanlık olur; ışığı yakarsın, karanlık kaybolur. Ama sen ışıkla oynuyorsun; karanlıkla bir şey yapamazsın.
Korku, karanlıktır; sevgi yokluğudur. Korkuyla bir şey yapamazsın; ne kadar yapmaya çalışırsan, o kadar çok korkarsın. Çünkü imkânsız olduğunu görmeye başlayacaksın; sorun giderek daha karmaşık hale gelecek. Eğer karanlıkla savaşırsan, yenilgin kesindir. Bir kılıç alıp karanlığı öldürmeye çalışabilirsin; sadece yorgunluktan tükenirsin. Ve sonunda zihin, “karanlık o kadar güçlü ki, onu yenmem mümkün değil” diye düşünmeye başlar.
Mantık, bu noktada hata yapar; bu tamamen mantıklıdır. Eğer karanlıkla savaşıyorsan, ve onu yok edemiyorsan, onu yenemiyorsan, “karanlık çok güçlü; onun karşısında çaresizim” yargısına varmak, tamamen mantıklıdır. Ama gerçek bunun tam tersidir; çaresiz olan sen değilsin, karanlığın kendisi. Aslında karanlık orada değil; o yüzden onu yenemedin. Olmayan bir şeyi nasıl yenebilirsin?
Korkuyla savaşma. Aksi halde, daha fazla korkmaya başlarsın. Ve yeni bir korku varlığına girer. Korkudan korkmak, çok tehlikeli bir şeydir. Öncelikle korku bir yokluktur, bunun sonucunda korkudan korkmak, yokluğun yokluğundan korkmak demektir; o zaman delirmeye başlarsın.
Korku, sevginin yokluğundan başka bir şey değildir. Sevgiyle bir şey yaparsan, korkuyu unutursun. Eğer iyi seversen, korku kaybolur. Eğer derinden seversen, korku bulunmaz.
Birine, tek bir an için bile olsa gerçekten âşık olduğun zaman, ortada korku var mıydı? Bir ilişkide, tek bir an için bile, iki insan birbirini derinden seviyorsa, ve bir araya geldiklerinde, birbirleriyle tam uyum içindeyseler, o anda, hiçbir zaman korku bulunmaz. Sanki ışık yakılmıştır; ve karanlık ortada yoktur. Gizli anahtar budur: Daha fazla sev.
Eğer varlığında korku hissediyorsan, daha fazla sev. Sevgide cesur ol. Cesur adım at. Sevgide maceracı ol. Daha fazla sev. Ve şartsız sev; çünkü ne kadar çok seversen, korku o kadar azalır.
Ve sevgi dediğim zaman, sevginin bütün dört katmanını kastediyorum. Seksten, samadhi’ye kadar.
Derinden sev.
Eğer cinsel ilişkide derinden seversen, bedenden çok büyük bir korku kaybolur. Eğer bedenin korkuyla titriyorsa, bu seks korkusudur; derin bir cinsel ilişki yaşamamışsındır. Bedenin titrer, bedenin gevşemiş ve yuvasında değildir.
Derinden sev. Bir cinsel orgazm, bedendeki bütün korkuları silip atar. Korkuyu silip atar dediğim zaman, bir yiğit olacağını söylemiyorum; çünkü yiğit insanlar, aslında sadece amuda kalkmış korkaklardır. Korku kaybolacak dediğim zaman, korkaklık ve yiğitlik olmayacak demek istiyorum. Bunlar, korkunun iki yönüdür.
Yiğit dediğin insanlara bir bak. Aslında onların korktuğunu ve o yüzden bir zırha büründüklerini göreceksin. Yiğitlik, korkusuzluk değildir; iyi korunmuş, iyi saklanmış, zırhın arkasına gizlenmiş korkudur.
Korku kaybolunca, korkusuz olursun. Korkusuz insan, ne kimsede bir korku yaratır, ne de bir başkasının kendinde korku yaratmasına izin verir.
Derin cinsel orgazm, bir bedene, yuvaya ulaştığı hissini verir. Bedende çok çok derin bir esenlik hissi yayılır. Çünkü beden bütün olduğunu hisseder.
Sonra, ikinci adım sevgidir. İnsanları sev; şartsız sev. Eğer zihninde bazı şartlar varsa, asla sevemezsin; o şartlar engellere dönüşür. Sevgi senin için o kadar faydalı ki, neden şartlarla uğraşacaksın. O kadar faydalı, o kadar derin bir sağlık duygusu ki, şartsız sev; karşılığında hiçbir şey isteme. Eğer bunu kavrarsan, insanları severek korkusuzluğunun büyüyeceğini anlarsan, sırf bu keyif için seversin.
Normalde insanlar sadece şartları yerine getirildiği zaman sever. Böyle böyle olmalısın, ancak o zaman seni severim derler. Bir anne çocuğuna, “eğer yaramazlık yapmazsan seni severim” der. Bir eş kocasına, “ancak böyle davranırsan seni sevebilirim” der. Herkes şartlar yaratır; sevgi kaybolur.
Sevgi, sonsuz bir gökyüzüdür. Onu dar alanlara, şartlı, kısıtlı noktalara zorlayamazsın. Eğer evini havalandırdıktan sonra her tarafını kapatırsan, bütün kapıları, pencereleri kapatırsan, o taze hava bir süre sonra bayatlar. Sevgi yaşandığı zaman, o özgürlüğün bir parçasıdır. Ama o taze havayı evine getirdikten sonra, her şey bayatlayıp kirleniyor.
İnsanlığın en derin sorunlarından biri budur. Bu çok derin bir sorun. Âşık olduğun zaman, her şey güzel görünüyor; çünkü o anlarda, hiçbir şart öne sürmüyorsun. İki insan, şartsız olarak birlikte hareket ediyor. Ancak birlikte yaşamaya başladıktan sonra, birbirlerini kanıksadıktan sonra, karşılıklı şartlar empoze edilmeye başlanıyor. “Böyle olmalısın, şöyle davranmalısın; ancak o zaman severim.” Sanki sevgi bir pazarlık konusu.
Tüm kalbinle sevmiyorsun; pazarlık yapıyorsun. Sevginin şartı olarak, diğer insanı bir şey yapmaya zorlamak istiyorsun; aksi halde, sevgine ihanet edeceğini söylüyorsun. Bu durumda, sevgini bir ceza ya da zorlayıcı olarak kullanıyorsun; ama sevmiyorsun. Ya sevgini geri çekiyorsun ya veriyorsun. Ama iki durumda da, amaç sevgi olmuyor; başka bir şey oluyor.
Eğer bir kocaysan, eşine hediye götürüyorsun … mutlu oluyor; sana sarılıp öpüyor ama eve bir şey getirmediğin zaman mesafe koyuyor; sana sarılmıyor, yanına gelmiyor. Bu tip şeyler yaptığın zaman, sevginin, asıl sana faydası olduğunu unutuyorsun. Öncelikle sevgi, sevenlere yardımcı olur. Ancak ondan sonra sevilene yardım eder.
İnsanlar bana gelip, hep “Eşim beni sevmiyor,” diyor. Kimse bana gelip, “Ben eşimi sevmiyorum,” demiyor. Sevgi bir talebe dönüşmüş. “Eşim beni sevmiyor.” Diğer kişiyi unut; sevgi o kadar güzel bir olgu ki, eğer sen seviyorsan mutluluk verir.
Ve ne kadar çok seversen, o kadar sevilmeye layık olursun. Ne kadar az seversen ve başkalarının seni sevmesini talep edersen, o kadar az sevilirsin; giderek o kadar fazla kapanır, egonun içinde sıkışıp kalırsın ve alıngan olursun ki … biri sana, sevmek için yaklaşsa bile korkarsın. Çünkü her sevgide, reddedilme ve geri çekilme olasılığı vardır.
Kimse seni sevmiyor. Bu, senin içinde yerleşik bir düşünceye dönüşmüş durumda. Bu insan, fikrini değiştirmek için nasıl davranıyor? Seni sevmeye mi çalışıyor? Mutlaka sahte olmalı. Seni kandırmaya mı çalışıyor? Kurnaz bir dalavereci olmalı; kendini korumalısın. Sen kimsenin seni sevmesine izin vermiyorsun; ve sen de başkalarını sevmiyorsun. O zaman korku ortaya çıkıyor, o zaman bu dünyada yalnız, tek başına kalıyorsun; kopuyorsun.
O zaman korku nedir? Korku, varoluş ile teması kaybetme duygusudur. Korkunun tanımı bu olsun: Varoluş ile teması kaybetme durumu korkudur. Sen yalnız kaldın… Çocuk evde ağlıyor; anne, baba, bütün aile tiyatroya gitmiş. Çocuk beşiğinde ağlayıp duruyor. Hiç kimseyle temas kuramıyor, koruyacak kimse yok, onu kucaklayacak kimse yok, sevecek kimse yok, her tarafta engin bir yalnızlık var; işte korku durumu budur.
Bu böyle yaşanıyor, çünkü yetiştirilme tarzın sevginin yaşanmasına izin vermiyor. İnsanlık başka şeyler için eğitilmiştir; sevgi için değil. Öldürmek için eğitilmişizdir. Ordular var; yıllarca öldürme eğitimi veriyor. Hesapçı olma eğitimi alıyoruz. Kolejler, üniversiteler, yıllarca eğiterek, sana hesap öğretiyor; kimse seni aldatamasın ve sen herkesi aldat diye. Ama hiçbir yerde sevgiye izin veren bir fırsat ortaya çıkmıyor; özgürce sevmek!
Hatta bu kadar da değil; toplum her sevgi çabasını baltalıyor. Ebeveynler çocuklarının âşık olmasından hoşlanmaz; hiçbir baba ve hiçbir anne hoşlanmaz. Niyetleri ne olursa olsun, hiçbir baba ya da anne çocuklarının âşık olmasından hoşlanmaz; onlar, ayarlanmış evlilikleri sever.
Neden? Çünkü genç bir adam, bir kadına ya da bir kıza âşık olduğu zaman, kendi ailesinden uzaklaşmaktadır. Yeni bir aile yaratıyor; kendi ailesini. O, eski ailesine tabi ki karşı. Karşı duruyor, “Artık ben gidiyorum, kendi yuvamı yaratacağım,” diyor. Kendi eşini seçiyor. Babanın ya da annenin, bu kararda hiçbir söz hakkı yok; tamamen dışlanıyorlar.
Hayır, onlar ayarlamak ister. “Sen bir yuva yarat, ama bizim ayarlamamıza izin ver ki, bizim de söz hakkımız olsun. Ve sakın âşık olma; çünkü âşık olduğun zaman, bütün dünyan ondan oluşuyor,” derler. Eğer ayarlanmış bir evlilikse, sadece toplumsal bir olay olur. Sen âşık değilsin, eşin bütün dünyan değil, kocan bütün dünyan değil. O yüzden anlaşmalı evlilik devam ettiği sürece aile devam eder ve aşk evliliği olursa aile ortadan kaybolur.
Batıda aile kavramı yok oluyor. Şimdi ayarlanmış evliliğin bütün mantığını görebilirsin, aile varolmak istiyor; eğer sen yok edilirsen, eğer âşık olma olasılığın yok edilirse, buna karşı durulabilir. Aile için kurban edilmek zorundasın; eğer ayarlanmış bir evlilik yaşanırsa, ortak aile varolabilir. Bu ailede yüz kişi bile yaşayabilir. Eğer evlilik ayarlanmamışsa; eğer bir oğlan ya da bir kız ötekine âşık olursa, o zaman iki kişilik bir dünya oluyorlar. Yalnız hareket etmek istiyorlar, mahremiyet istiyorlar, etraflarında yüz kişi olsun istemiyorlar. Amcalar, amcaların amcaları, kuzenler, kuzenlerin kuzenleri; onlar etraflarında böyle bir piyasa istemiyor. Kendi özel dünyalarına sahip olmak istiyorlar; bu da rahatsız edici oluyor.
Aile, sevgiye karşıdır. Ailenin sevgi kaynağı olduğunu duymuş olmalısın. Ama sana söylüyorum; aile sevgiye karşıdır. Aile, sevgiyi öldürerek varolmuştur; sevginin yeşermesine izin vermemiştir.
Toplum, sevgiye izin vermez; çünkü eğer bir insan, derin bir sevgi içindeyse, onu maniple edemezsin, onu savaşa yollayamazsın. “Ben olduğum yerde mutluyum. Beni nereye yolluyorsunuz? Neden gidip evlerinde mutlu olan yabancıları öldüreyim? Hiçbir anlaşmazlığımız, çıkar çatışmamız yok.” diyecektir.
Eğer genç nesil sevgi yolunda hareket ederse, savaşlar ortadan kaybolacak; çünkü savaşa gidecek sayıda deli insan bulamayacaksın. Eğer seversen, hayattan bir tat almış olursun, o zaman ölümü ve insanları öldürmeyi sevmezsin. Ama eğer sevmediysen, hayata ait bir şeyin tadını almadıysan, ölümü seversin. Korku öldürür; öldürme duygusu yaratır. Korku yıkıcıdır. Sevgi yaratıcı enerjidir; sevdiğin zaman yaratmak istersin, şarkı söylemek, resim yapmak ya da şiir yazmak istersin. Ama eline bir bıçak alıp ya da atom bombası alıp, hiç tanımadığın insanları, hiçbir şey yapmamış, senin tanımadığın ve seni tanımayan insanları öldürmek için gitmezsin.
Dünyaya tekrar sevgi girdiği zaman, bütün savaşlar geride kalacaktır. Politikacılar sevmeni istemiyor. Toplum sevmeni istemiyor. Aile sevmene izin vermiyor. Tek yapmak istedikleri, sevgi enerjisini kontrol etmek; çünkü varolan tek enerji o. O yüzden korkuyorlar.
Eğer beni iyi anlıyorsan, bütün korkuları bırak ve daha fazla sev; şartsız olarak sev. Sevdiğin zaman, diğeri için bir şey yaptığını düşünme; kendin için bir şey yapıyorsun. Sevmek sana iyi gelir, o yüzden bekleme, başkaları sevdiği zaman seveceğini söyleme; çünkü amaç bu değil.
Bencil ol. Sevgi bencildir. İnsanları sev … bu sana tatmin verecektir; bu sayede daha fazla kutsanacaksın.
Sevgi derinleşince korku kaybolur; sevgi ışıktır, korku ise karanlık.
Ve sonra sevginin üçüncü safhası vardır. Dua. Kiliseler, dinler, tarikatlar, sana dua etmeyi öğretir. Ama aslında, seni bundan alıkoyarlar; çünkü dua kendiliğinden oluşan bir olgudur, öğretilemez. Eğer sana çocukluğunda dua etmek öğretildiyse, yaşayabileceğin çok güzel bir deneyim elinden alınmış demektir; duanın kendiliğinden oluşması gerekir.
Sana çok sevdiğim bir hikâye anlatacağım. Leo Tolstoy küçük bir hikâye yazmış: Rusya’nın belirli bir bölgesinde bir göl varmış ve bu göl, üç aziz yüzünden ünlü olmuş. Bütün ülkenin ilgisini çekmiş. Binlerce insan, o üç azizi görmek için ülkenin dört bir yanından o göle gidiyormuş.
Ülkenin Başpiskoposu korkmuş. Ne oluyordu, bu azizleri daha önce hiç duymamıştı, kilise tarafından kabul edilmemişlerdi, onları kim aziz yapmıştı? Hıristiyanlık dünyanın en aptalca işlerinden birini yapıyor. Sertifika veriyorlar. “Bu adam bir Aziz” diyorlar. Sanki bir adamı sertifikayla aziz yapabilirmişsin gibi.
Ama insanlar çıldırmış gibiydi ve sürekli mucizeler olduğuna dair haberler geliyordu. O yüzden Piskoposun gidip durumu yerinde görmesi gerekiyordu. O üç yoksul insanın yaşadığı adaya gitmek için tekneye bindi. Onlar basit, fakir insanlardı, ama çok mutluydular. Çünkü aslında tek bir yoksulluk vardır; o da sevemeyen kalbin yoksulluğudur. Bu insanlar fakirdi, ama çok zengindi; bulabileceğin en zengin insanlardandı.
Bir ağacın altında mutlu bir şekilde oturmuş, gülüyor, keyif çatıyorlardı. Piskoposu görünce önünde eğildiler. Ve piskopos sordu: “Burada ne yapıyorsunuz? Büyük birer aziz olduğunuza dair dedikodular var. Nasıl dua edileceğini biliyor musunuz?” Piskopos bu üç kişiyi gördüğü an, onların eğitimsiz olduğunu anlamıştı, hatta biraz aptallardı; mutlu ama aptal.
Adamlar birbirine baktı, “Üzgünüm efendim, kilisenin onayladığı doğru duaları bilmiyoruz, çünkü cahiliz; ama kendimiz bir dua yarattık, bizim yarattığımız bir şey. Eğer kızmazsanız size gösterebiliriz.”
Piskopos meraklanmış. “Evet, nasıl ibadet ettiğinizi bana gösterin,” demiş. Bunun üzerine adamlar anlatmış: “Düşündük, taşındık, ama biz iyi birer düşünür değiliz; aptal, cahil köylüleriz. Sonra basit bir dua üzerine karar kıldık. Hıristiyanlıkta Tanrı üçlü olarak görülür. Baba Tanrı, Oğlu ve Kutsal Ruh. Biz de üç kişiyiz. O yüzden şöyle bir dua yarattık; sen üçsün, biz üçüz, bize merhametini göster. Duamız bu. Biz üçüz, sen üçsün, bize merhametini göster.”
Piskopos çok sinirlenmiş, burnundan soluyormuş. “Bu ne saçmalık. Ben hayatımda böyle bir dua duymadım, buna hemen bir son verin; bu şekilde aziz olamazsınız, sadece aptalsınız.” Adamlar ayaklarına kapanmış ve “Bize gerçek duayı öğretin,” demişler.
Piskopos onlara, Rus Ortodoks Kilisesinin onaylanmış duasını söylemiş: çok uzun, karmaşık, cafcaflı bir dua. Üç adam birbirine bakmış. Bunu hatırlamaları imkânsızdı, cennetin kapıları onlara kapanmıştı. “Lütfen bir kere daha söyleyin; çünkü çok uzun ve bizler cahiliz,” demişler. Piskopos tekrar etmiş. “Bir kere daha söyleyin efendim, çünkü unuturuz, yanlış bir şey söyleriz.” Piskopos bir daha söylemiş. Adamlar piskoposa kalpten teşekkür etmişler ve piskopos da, bu üç aptal insanı kiliseye kazandırdığı için kendini iyi hissetmiş.
Teknesiyle geri dönerken, gölün ortasında gözlerine inanamamış. O üç insan, o aptal insanlar, suyun üstünde koşuyormuş. “Durun. Bir kere daha! Yine unuttuk!”
Piskopos gözlerine inanamamış. Onların ayaklarına kapanmış ve “Beni affedin; siz bildiğiniz gibi dua etmeye devam edin,” demiş.
Üçüncü sevgi enerjisi, duadır. Dinler, organize kiliseler, bunu yok etmiştir. Onlar sana hazırlanmış dualar sunmuştur; dua bir histir. Dua ederken bu hikâyeyi hatırla; bırak duan kendiliğinden oluşsun. Eğer duan bile içten olmuyorsa, ne içten olabilir? Eğer Tanrıyla birlikteyken bile, önceden hazırlanmış şeyleri kullanıyorsan, ne zaman içten, doğal ve gerçek olacaksın?
Söylemek istediğin şeyleri söyle. Tanrıyla, sanki bilge bir dostla konuşuyormuşsun gibi konuş; ama sakın resmiyet katma. Resmi bir ilişki, ilişki falan değildir. Tanrıyla da mı resmi olacaksın; bütün içtenliği kaçırırsın.
Duana sevgi kat. O zaman konuşabilirsin. Bu çok güzel bir şey; evrenle diyaloğa giriyorsun.
Ama hiç izledin mi, eğer gerçekten içtensen, insanlar seni deli olarak görür. Eğer bir ağaca gidip konuşmaya başlarsan ya da bir çiçekle konuşursan, insanlar deli olduğunu sanır. Eğer kiliseye gidip, bir haçla ya da heykelle konuşursan, kimse deli olduğunu düşünmez; aksine dindar olduğunu söyler. Tapınaktaki bir taşla konuşuyorsun ve herkes dindar olduğunu düşünüyor; çünkü onaylanmış şekil budur.
Eğer herhangi bir taş heykelden daha canlı, daha kutsal olan bir gülle konuşursan … eğer hiçbir kökü olmayan haç yerine, kökleri Tanrıya ulaşan bir ağaçla konuşursan… Haçın kökü yoktur; o, ölü bir şeydir, o yüzden öldürür. Ağaç canlıdır; kökleri toprağın derinliklerinde, dalları gökyüzündedir. Bütüne bağlıdır; güneşin ışıklarıyla, yıldızlarla bir bütündür. Ağaçlarla konuş; kutsal olanla temas noktası olabilir.
Ancak eğer böyle konuşursan, insanlar deli olduğunu sanır, içtenlik delilik gibi görülür, resmiyet onlara göre sağlıklıdır; aslında gerçek bunun tam tersidir. Bir tapınağa girip ezberlediğin bir duayı tekrar ediyorsan, sadece bir aptalsın. İçten bir konuşma yap. Dua çok güzeldir. Bu sayede filizlenmeye başlarsın.
Dua sevgidir; bütüne âşık olmaktır. Bazen bütüne kızar ve konuşmazsın. Ne kadar güzel. “Konuşmayacağım. Bu kadar yeter. Sen beni dinlemiyorsun!” dersin. Ne güzel bir hareket. Ölü değil. Ve bazen, duayı tamamen bırakırsın; çünkü dua edersin ve Tanrı seni dinlemiyor. Derinden bağlı olduğun bir ilişki olduğu için kızıyorsun; bazen kendini iyi hissediyor, minnet duyuyorsun, bazen kızıyorsun. Zaten yaşayan bir ilişki böyle olur. O zaman dua gerçektir. Eğer bir gramofon gibi her gün aynı şeyi tekrar edersen, o zaman dua olmaz.
Çok hesapçı bir avukat olduğunu duydum. Her gece yatağına yatmadan önce gökyüzüne bakıp, “Aynısından; tıpkı diğer geceler gibi…” deyip yatarmış. Sadece bir kere dua etmiş. Hayatındaki ilk dua. Ve sonra, “Aynısından…” Sanki hukuki bir olay. Aynı duayı tekrar etmenin anlamı ne? İster aynısından de, ister hepsini tekrar et. İkisi de aynıdır.
Dua, canlı bir deneyim olmalı. İçten bir diyalog olmalı. Ve bir süre sonra, eğer gerçekten kalpten konuşuyorsan, sadece konuştuğunu hissetmez, karşılığını alırsın. O zaman dua kendini bulur; o ana ait olur. Karşılığı hissettiğin zaman, yalnız sen konuşmazsın; eğer bir monolog ise hâlâ dua değildir. Eğer diyalog olursa sadece konuşmaz, aynı zamanda dinlersin de.
Ve sana söylüyorum; varoluş karşılık vermeye hazırdır. Kalbini açtığın zaman bütünlük karşılık verir.
Dua kadar güzel bir şey yoktur; hiçbir sevgi dua kadar güzel olamaz. Nasıl hiçbir seks, sevgi kadar güzel olamazsa, hiçbir sevgi de dua kadar güzel olamaz.
Sonra bir de dördüncü safha var. Ben buna meditasyon diyorum. Orada diyalog da kayboluyor. Orada sessizlik içinde diyalog kuruyorsun. Kelimeler kayboluyor. Çünkü kalp gerçekten dolu olunca konuşamazsın. Kalp dolup taşınca, iletişim ortamı ancak sessizlik olabilir. Çünkü o zaman, “diğeri” yoktur. Sen evrenle bir olursun. Ne bir şey söylersin, ne bir şey dinlersin; sen birle, evrenle, bütünle bir olursun. Tam bir bütünlük: Meditasyon budur.
Bunlar sevginin dört safhasıdır ve her safhada korku kaybolacaktır. Eğer seks güzel yaşanırsa, beden korkusu ortadan kaybolur. Beden, nevrotik olmaz. Normalde binlerce beden gözlemledim. Onlar nevrozlu; delirmiş bedenler. Tatmin olmamış, yuvasına ulaşmamış.
Eğer sevgiyi yaşarsan, zihindeki korku ortadan kaybolacaktır. O zaman özgür, dingin ve kendini yuvada hissettiğin bir hayatın olacak. Ne bir korku gelecek, ne de bir kâbus.
Eğer duayı yaşarsan, o zaman korku tamamen ortadan kaybolacak. Çünkü dua sayesinde bir olursun … bütünlükle derin bir duygu birlikteliği hissedersin. Ruhunda var olan korku kaybolur; ölüm korkusu sadece dua ettiğin zaman ortadan kaybolur, ondan önce değil.
Meditasyon yaptığın zaman ise korkusuzluk bile ortadan kaybolur. Korku kaybolur, korkusuzluk kaybolur. Hiçbir şey kalmaz. Ya da sadece hiçlik kalır. Engin bir saflık, bekâret ve masumiyet.


Comments
Posted On
Sep 20, 2011Posted By
fashion humanhuman fashions…
Of course, what a magnificent website and illuminating posts, I definitely will bookmark your blog.Have an awsome day!…